top of page

Yaşadığım yerin mimarisine bakıyorum 1: Bisikletleri, tasarım sandalyeleri ve ünlü mimarlarıyla Danimarka

Danimarka mimarisini ve tasarımda nasıl dünya markası olduklarını ne zamandır merak ediyordum. Neredeyse altı yıldır Kopenhag’da yaşamama rağmen tembellik edip merak ettiğim binaların, ünlü sandalye tasarımlarının peşinden gitmedim. Bu, İstanbul’un yaşadığım semtlerinde dolaşırken de gezindiğim sokaklarda, mahallelerde bir yüzyıl önce kimlerin yaşadığını merak ettiğim halde araştırma işine girişmeyişimle örtüşüyor.


İstanbul’da Ortaköy, Üsküdar ve Mecidiyeköy’de yaşadım. Özellikle Mecidiyeköy’de yaşarken haftasonları uzun ve amaçsız yürüyüşlere çıkar, pek acele etmez, Osmanbey’e, Nişantaşı’na yürürdüm. Kafamı kaldırıp etrafındaki tek düze binaların arasından sıyrılan tarihi apartmanlara bakardım, bir keşif yapmış gibi sevinirdim.


Gözlerimi kapatıp o yürüyüşlerde karşıma çıkan binaları hatırlama çalışıyorum. Mekan hafızam yıllar içinde görsel ve yazınsal bir hafızayla desteklenmediği için beni yanıltıyor. Bulanıklaşıyor her şey ve ne nerede karıştırıyorum.


Bu tecrübeden ders çıkarıp – birkaç yıl beklemiş olsam da- şimdi yaşadığım şehrin binalarına, parklarına, sosyalleşilen alanlarına, bisiklet yollarına bir bakmak, evlerin içine girmek istedim. Bunun için de önce Danish Architecture Center (DAC)’I ziyaret ettim. Orada 1920’lerden başlayarak günümüze bir seyahate çıktım. Görsellerin çoğu DAC’tan bir sergiden, bazıları da şehirde yürürken sembolik binaları çektiğim kameramdan.


1920’ler Danimarka mimari çağının ilk altın zamanı olarak geçiyor. İşlevsellik ön plana çıkmaya başlamış. Bu hareketin öncü mimarlarından biri İsviçreli Le Corbusier. Le Corbusier evi bütün hareketliliğin ve konaklamanın gerçekleştiği ana merkez ve bir makine olarak görmek gerektiğini savunuyor. Bu yeni mimari anlayışta formlar olabildiğince basit, binaların sembolik anlamları yok, binanın kullanışlı, fonksiyonel olup olmadığı önemli ve ana odak bu.


Aşağıdaki fotoğraf Kopenhag’ın merkezindeki The Lakes (Göller) bölgesinden bir örnek. Göle aksi yansımış sembolik bloklar 1939’da Kay Fisker ve C.F Møller tarafından dizayn edilen işlevsel mimari örneği. Evlerin içi aynı basit tasarıma sahip; boşa harcanmış bir metrekarenin olmadığı odalar, banyo, mutfak ve bir balkon. Bu yapı beş yüz metreye kadar uzanıyor ve Kopenhag’ın en çok ziyaret edilen bölgelerinden birinde.





İkinci Dünya savaşı bitip 50’lere gelindiğinde bence yine ilginç bir mimari dönem başlıyor. Sıkışık şehirden şehrin çeperlerine doğru genişleme ve şehri ‘beşikten mezara’ yaşanacak bir yer olarak dizayn etme girişimi. Konaklama sıkıntısı sebebiyle, Danimarka tarihinin en yoğun mimari sürecine giriyor ve büyüyen orta sınıf için şehrin çeperlerine doğru yayılan pek çok yeni, bahçeli, eğlenme ve dinlenmeye uygun evler inşa ediliyor.

Mimarlar ve şehir plancıları bir refah devleti olarak büyüyen Danimarka için pek çok okul, cadde, park, endüstriyel binalar ve yollar tasarlıyor. Bu anlayışın en dikkat çekici özelliği her ayrıntının (iç ve dış tasarımların) birbirine tamamen uyacak şekilde en ince detayına dek tasarlanması. Tesadüfe yer yok.


1957’de Danimarka'nın en ünlü mimarlarından biri Arne Jacobsen tarafından tasarlanan aşağıdaki okul çok ilginç bir örnek. Bu okulda bütün sınıflar kendilerine ait oyun alanı/bahçeye doğrudan erişime sahip. Bu dönem Danimarka’nın nerdeyse tüm ilkokullarının tasarlandığı dönem ve hala pek çoğu okul olarak işlev görüyor.



 

1960’larda gençler isyanda. 60’lar ve 70’ler boyunca öğrencilerin konaklaması için yeterli imkan yok. Onlar da boş buldukları binaları işgale başlıyorlar. Bu toplanma ve işgallerden patriarkayı ve çekirdek aileyi sorgulayan alternatif topluluklar meydana geliyor. Şehirdeki bu hareketten genç mimarlar da etkileniyor.


Kopenhag’a yolu düşüp Christiania’yı duymayan yoktur. Şehrin kurtarılmış bölgesi, kendi içinde başka ve özgür bir şehir. Çıkış kapılarından birinde '' Şimdi Avrupa’ya Giriyorsunuz’’ yazar.


Freetown Christiania, 1971’de hippilerin terkedilmiş bu bölgeye yerleşmesi ve kendilerine alternatif evler kurmaları ile oluşuyor. Burası aslında eski askeri binalar arasında. Sadece alternatif evler kurmakla kalmıyor, özgür üretimin, doğrudan demokrasinin mümkün olduğu bir topluluk kurmak istiyorlar.


Geçmişten bir isyan hareketi de benim mahallem Nørrebro´dan.


''Polis Nørrebro’dan çık.''
''Polis Nørrebro’dan çık.''

1960’larda buraya ''Black Square’’, Siyah Meydan deniliyormuş, yüksek nüfusun olduğu problemli bir bölgeymiş. Belediye müdahale ederek bizim Türkiye’de sıkça denk geldğimiz ‘kentsel dönüşüm’ başlatmak istemiş. Mahalleli direnince polis müdahale etmiş. Tüm direnişe rağmen yeni binalar ve bloklar kurulmuş. Yeni inşa edilen bloklar gün ışığını daha iyi alan yerler olmasına rağmen oldukça kimliksiz bulunmuş. Benim oturduğum bina da bu bloklardan biri ve ilk gördüğümde komünist bir yapıya benzetmiştim. Binanın numarasını bilmezsen asla evini bulamazsın. Alkollü gecelerde ve iş seyahatlerinden döndüğüm karanlık sabahlarda çokça başka binanın kapısını açmaya çalışıp açılmadığına şaşırdığım olmuştur.

Black Square zamanla, tehlikeli ve yoksun bir bölgeyi tanımlayan bir lakap olmaktan çıkıp, bölgenin yoğun tarihine saygı duyan canlı ve bilinçli bir kentsel tasarım unsuruna dönüşmüş.


70’ler mimaride Danimarka modernizminin ve ''Made in Denmark’’ın bir kalite ve iyi mimarlık örneği olarak yayıldığı yıllar. Aslında bu hareket Danimarka için bir dönüm noktası olan, 1957’de, Jørn Utzon'un Sidney’in yeni opera binasını inşa etmek üzere katıldığı uluslararası mimari yarışmayı kazanmasıyla başlıyor. Bu dönemden sonra Danimarkalı mimarlar ve firmalar pek çok uluslararası projede çalışıyor, dünyanın pek çok ülkesinde bina tasarlamak için davet ediliyor.


Sidney Opera Binası
Sidney Opera Binası

 Aynı zamanda bugün bisiklet trafiği ve yayalara verilen öncelik ile bilinen kentleşme dönemi. Buna dense-low construction deniyor yeni yoğunluğu az yapılaşma. Yapılaşmayı insani boyutta tutma, ev planlarını sosyalleşme alanlarını önceliklendirerek oluşturmak ve trafik altyapısını yaya ve bisikletlileri düşünerek düzenleme.


Aşağıda yine turistlerin mutlaka denk geldiği şehir merkezindeki pastel renkli bina Palads. Aslında 1918’de Neo Barok tarzı inşa edilmiş ama 1988’de Aese ve Paul Gernes tarafından bu özel renk paleti kullanılarak yeniden dekore edilmiş. Bunu özellikle paylaşmak istediğim çünkü yeniden dekore edildiğinden beri bir kısım Kopenhaglı kendisini şehrin en çekici binası olarak bulurken diğer kesim de en çirkin binası diyor. Bu konuda çeşitli anketler var.



İçerisinde sinema ve kabare şovları var. Eşim on alt- on sekiz yaş arasında bir dönem burada çalışmış. O yüzden önünden geçerken hep aklıma o dönemde denk geldiği ve bana hikayesini anlattığı şovlar ve şık giyimli insanlar gelir. 


Danimarka ve Sandalye Tasarımları

Danimarka tasarımlarına denk gelmiş ya da tasarımla ilgilenen herkesin mutlaka bildiği ayrı bir konudur ikonik Danimarka sandalyeleri.


Şehrin ara sokaklarında mağaza gezinen, perdesiz pencerelerden ev içlerine şöyle bir göz atan herkes Danimarkalıların minimalistik, çok sağlam ve çok da pahalı sandalyelere bayıldğını tahmin edebilir. Geçtiğimiz aylarda eşimin annesi evini yeniden dekore etti ve en çok para harcadığı kısım 4 adet tasarım sandalye oldu ve ülkecek sandalye konusunda ne kadar seçici olduklarını bilmeseydim muhtemelen çok şaşırırdım.


En meşhur ve tarihi sandalye tasarımı the Chair. Hans J. Wagner tasarımı, 1949 yılı. John F. Kennedy ve Richard Nixon 1960’da dünyanın televizyonda ilk kez yayınlanan politik tartışması olarak bilinen tartışmasında bu tasarım sandalyede oturuyorlar. Bu olaydan sonra sandalye meşhur oluyor. Barack Obama 2009’da Kopenhag’da gerçekleşen İklim Zirvesi’ne katıldığında bu sandalyeyi özellikle istetmiş ve ona oturmuş.


Aşağıdakiler de çeşit çeşit sandalye tasarımları. Biri var ki adı Kilise Sandalyesi. Onun hikayesi de beniim Kopenhag’daki en sevdiğim, en heybetli ve bence sinematografik kilisesi olan Grundvig Kilisesi’ne dayanıyor. (Fotoğrafta soldan ilk)



GEHL ailesi ve GEHL Mimari

Modern Kopenhag'ı anlatırken, Jan Gehl’den bahsetmemek olmaz. Kendisi Danimarka’nın ödüller toplamış mimarı. 1965 yılında psikolog eşi Ingrid ile altı ay İtalya’da yaşamış. İkisi pek çok İtalyan şehrini gezmiş, meydanlar hakkında notlar tutmuşlar. Yaşam alışkanlıklarına, geleneklerine, halkın şehir içindeki hareket alanına ve şehrin mimarisine dair detaylı bir çalışma yapmışlar. Temel esinlenmeleri de bu seyahat olmuş.

Danimarka’nın yaya, bisikletliler ve aileler için en yaşanabilir, insani yanı ön planda ülkelerden biri olmasında Gehl’in rolü büyük. Kendisi aynı zamanda New York’taki Broadway ve Times Square’in yeniden tasarımının arkasındaki isimmiş. Broadway ve Times Square’in yoğun trafikli bir ana arterden; bisiklet dostu, yeşil oturma alanları ve günün her saatinde her yaştan insanın kullanabileceği yaya bölgelerine dönüştürülmesini sağlamış.

Jan Gehl'in İtalya seyahatinde not aldığı defteri
Jan Gehl'in İtalya seyahatinde not aldığı defteri

Daha sonra da ülke ülke gezmiş, dersler vermiş ve pek çok ödül toplamış. Bu da Kopenhag’dan gururla bahsettiği videosu.


Kopenhag mimarisinin pek çok sembolik eseri var. SAS Royal Hotel, The Bicycle Snake, Circle Bridge, The Black Diamond bunlardan en sevdiklerim. Bu binaları da kendi çektiğim fotoğraflarıyla bir sonraki yazıya sakladım.


Görüşmek üzere!

 
 
 

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
usm-turkey-seal_edited.jpg
RED-Istanbul-Up%20and%20Running-DG%20(2)_edited.png

  "Bu websitesi, Impact Hub Istanbul ve ABD'nin Türkiye Misyonu tarafından desteklenen Project Zoom kapsamında hazırlanmıştır. ABD Hükümeti'nin Resmi görüşünü yansıtmamaktadır. Burada paylaşılan bilgi ve görüşlerin sorumluluğu tamamen sahibine aittir"

Copyright © 2020 protect-cactus- All Rights Reserved.

  • Facebook
  • Instagram
  • YouTube
bottom of page